Ergin Kargalıoğlu SOFT İş Çözümleri Yönetim Kurulu Başkanı ve Genel Müdürü
2025 yılı, küresel lojistik ve tedarik zinciri yönetiminde dijitalleşmenin ertelenemez bir zorunluluk olduğunu tartışmasız biçimde ortaya koymuştur. Ne var ki, Türkiye’de sektörün büyük bölümü bu dönüşüme ayak uydurmakta hâlâ ciddi biçimde zorlanmaktadır. Dünya genelinde yapay zekâ, robotik süreç otomasyonu (RPA), blokzincir ve veri odaklı lojistik çözümleri sektörün standart araçları haline gelirken; Türkiye’de bu teknolojiler hâlâ pilot projelerin ötesine geçememekte, sınırlı ve parçalı bir şekilde uygulanmaktadır. Bu durum yalnızca teknolojik bir geri kalmışlık değil, aynı zamanda rekabet gücümüzü zayıflatan stratejik bir açmazdır. Sorun, yalnızca yatırımların yetersizliği değil; aynı zamanda sistemsel dağınıklık, ortak standartların eksikliği ve dijital dönüşümün önceliklendirmeyen bir sektör kültürünün varlığıdır. Bugün geldiğimiz noktada, lojistikte dijitalleşememe artık sadece operasyonel bir sorun değil, Türkiye’deki tedarik zincirlerindeki konumunu tehdit eden yapısal bir risk haline gelmiştir.
Türkiye’deki durum ve küresel karşılaştırmalar
Türkiye’de lojistik ve taşımacılık firmalarının büyük çoğunluğu hâlâ manuel süreçler bağlamı şeklinde çalışmaktadır. Operasyonel ve depo yönetiminde kâğıt formlar, gümrük beyannameleri hâlâ tek tek manuel girilmekte, operasyonel ve sevkiyat takibinde farklı sistemlere dağılmış parçalı çözümler, müşteri ve tedarikçi iletişiminde kopuk sistemler… Bu tablo, dijital entegrasyon eksikliğinin sadece operasyonel değil, aynı zamanda stratejik bir körlük olduğunu ortaya koymaktadır.
Türkiye ise bu trendlere seyirci kalmakta ve hâlâ dijitalleşmeyi maliyetli bir tercih gibi görmektedir. Oysa bugünün dünyasında dijitalleşme bir tercih değil, varlık–yokluk meselesidir. Bu bakış açısı değişmedikçe, sektörümüzün küresel ligde üst sıralarda yer alması giderek zorlaşacaktır. Dolayısıyla küresel rekabette üreticilerimiz, ihracatçılarımız ve hatta yazılım firmalarımız bu durumdan olumsuz etkilenecektir. Türkiye’nin lojistik sektöründe dijitalleşmemesi artık sadece bir teknik eksiklik değil, stratejik bir kırılganlık haline gelmiştir.
Dünya hızla veri odaklı, yapay zekâ destekli, blok zincir tabanlı sistemlere geçerken; bizim hâlâ parçalı yazılımlar, manuel süreçler ve kurum içi dirençle vakit kaybetmemiz, küresel rekabet gücümüzü doğrudan zayıflatmaktadır.
Bugün sektörün önünde iki seçenek vardır:
1. Radikal bir dönüşüm başlatmak ve dijitalleşmeyi tüm aktörler için zorunlu bir standart haline getirmek, 2. Ya da “alışagelmiş yöntemlerle” devam edip, Türkiye lojistiğini orta gelir tuzağına saplanmış, rekabet gücünü yitirmiş bir sektör haline getirmek. Ne yazık ki şu anki tablo, ikinci seçeneğe doğru hızla ilerlediğimizi göstermektedir.
Çünkü:
•Devlet politikaları hâlâ teşvikten çok regülasyona ağırlıklıdır.
• Sektör birlikleri ortak dijital platformlar üretmek yerine günü kurtaran çözümlerle yetinmektedir.
• Firmaların yönetsel kültürü dijitalleşmeyi yatırım değil, maliyet kalemi olarak görmektedi
İnsan kaynağı sorunu, yapay zekâ, veri analitiği ve siber güvenlik alanında insan kaynağı yetiştirilmesi Türkiye lojistik sektöründe en çok dile getirilen ihtiyaçlardan biri nitelikli insan kaynağıdır. Ancak gerçek tablo, söylenen ile eylem arasındaki derin uçurumu gözler önüne sermektedir. Üniversiteler hala geleneksel müfredatlarla mezun verirken, firmalar yapay zekâ ve veri analitiğini yalnızca “trend sunumların jargonları” olarak kullanmaktadır. Siber güvenlik ise çoğu işletmenin gündeminde bile yoktur; kriz yaşandığında bir başlık olmaktan öteye geçememektedir. Bu yaklaşım sürdükçe Türkiye’nin lojistik sektöründe dijital uzman açığı büyümeye devam edecek, küresel oyuncularla rekabet etme şansı neredeyse tamamen ortadan kalkacaktır.
Sürdürülebilirlik ile dijitalleşmenin kopukluğu Dünya lojistiğinde karbon raporlaması, dijital takip sistemleriyle entegre biçimde yürütülürken, Türkiye’de bu konu çoğunlukla PR odaklı beyanlardan ibaret kalmaktadır. Şirketler “sürdürülebilirlik raporları” yayımlıyor ama bunlar çoğunlukla somut veriye dayalı değil; elle tutulan karbon takip sistemleri kurulmakta, gerçek ölçüm ve raporlama yapılmamaktadır. Sürdürülebilirlik ile dijitalleşmenin bütünleştirilmesi gerekirken, Türkiye’de bu ikisi ayrı ayrı kutularda duran iki kavram gibi ele alınmaktadır. Oysa dijitalleşmeden kopuk sürdürülebilirlik yalnızca “yeşil etiketleme”, sürdürülebilirlikten kopuk dijitalleşme ise “eksik dönüşüm” demektir. Mevcut yaklaşımla sektör hem çevresel yükümlülüklerini yerine getirmekte hem de küresel pazarlarda itibar kaybı yaşamaktadır. Türkiye lojistiği, dijitalleşmeyi bir “gelişim projesi” değil, “hayatta kalma stratejisi” olarak görmek zorundadır. Aksi halde sektör, yalnızca bugünün fırsatlarını değil, geleceğin küresel tedarik zincirlerindeki yerini de kaybetme riskiyle karşı karşıyadır.
